"Enter"a basıp içeriğe geçin

İnsan, kendi hayat ve sanatında, asıl olarak neyin şahididir.

Fuat Kocaer

Şahitlik, insan olmanın en temel ve en karmaşık katmanlarından biri ve insan, maddesi itibarıyla bu somut dünyanın bir parçası; görür, işitir, tadar ve dokunur. Bu yönüyle yaşadığı çağın, coğrafyanın ve kültürün doğrudan tanığıdır.

Ancak insan yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda metafizik bir derinliğin taşıyıcısıdır. Bu ikinci katman, onun kendi varoluşunu anlamlandırma ve bilinç olarak inşa etme sürecine işaret eder. İşte şahitlik, bu iki boyutun kesiştiği yerde başlar. Dış dünyanın somut gerçekliğine tanıklık ederken, aynı anda kendi iç dünyasının, niyetlerinin, bir hakikate uyanışının yahut ondan sapmalarının farkına varır. İnsan, kendi hayat ve sanatında, asıl olarak neyin şahididir?

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur; çünkü insanın neye şahit olduğu, insanın ne olduğuna dair kabulüne bağlıdır. Ancak bu ufuktan bakarsak, insan hem dünyanın hem de kendi varoluşunun şahididir; fakat en derinde, oluşun ve dönüşümün şahididir.

İnsan hayatında önce dış dünyaya şahit olduğunu zanneder. Bir şehre, bir savaşa, bir aşka, bir göçe, bir çağın yükseliş ve çöküşüne tanıklık eder. Tarih dediğimiz şey biraz da budur. Fakat dikkatle bakıldığında, insanın gördüğü her şey aynı zamanda kendi iç dünyasında bir iz bırakır. Gördüğü savaş kadar korkusuna, gördüğü güzellik kadar hayranlığına, yaşadığı kayıp kadar fanilik duygusuna da şahit olur. Böylece dışarıdaki olay, içerideki hakikatin aynasına dönüşür.

Sanat da burada devreye girer. Büyük sanatçıların eserleri incelendiğinde, onların yalnızca nesneleri veya olayları tasvir etmedikleri görülür. Aslında onlar, insan ruhunun belirli hâllerine şahitlik ederler. Bir şair, aşkı anlatırken sadece sevgiliyi anlatmaz; özlemi anlatır. Bir romancı, sürgünü anlatırken yalnızca coğrafi ayrılığı değil, insanın aidiyet arayışını anlatır. Bir ressam, ışığı resmederken çoğu zaman görünmeyeni görünür kılmaya çalışır. Sanat, dış dünyanın değil, dış dünya aracılığıyla açığa çıkan iç hakikatin şahadetidir.

İslâmî perspektiften mesele daha da derinleşir. Kur’an’da insanın yaratılışından önceki hitaba işaret eden “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna verilen “Evet, şahidiz” cevabı (A‘râf 172), insanın varoluşunun özünde bir şahitlik bulunduğunu düşündürür. Bu yoruma göre insan, hayatının en derin katmanında Allah’ın rububiyetine dair unutulmuş bir bilgiyi yeniden hatırlamanın şahididir. Dünya hayatı da bu hatırlama ve unutma arasındaki gerilimin sahnesidir.

Bu açıdan insan, kendi hayatında:

  • Faniliğin içinde bekaya olan özlemin,
  • Dağınıklığın içinde birliğin,
  • Zulmün içinde adalet arayışının,
  • Ayrılığın içinde vuslat özleminin,
  • Unutuşun içinde hatırlayışın,

şahididir.

Sanatında ise bunların sembollerine ve izlerine şahitlik eder.

Belki de insanın en temel şahitliği, olaylara değil, hakikatin kendi içinde görünür hâle gelişine yöneliktir. Çünkü insan ömrünün sonunda geriye dönüp baktığında, gördüğü şehirlerden, sahip olduğu eşyalardan veya yaşadığı dönemden çok; bunların kendisinde meydana getirdiği dönüşümü hatırlar.

Bu nedenle sorunuzun tasavvufî bir cevapla özetlenmesi mümkündür:

İnsan, hayatında ve sanatında eşyanın değil; eşya üzerinden tecelli eden mananın şahididir.

Daha derinde ise, kendi varlığında sürekli açılıp duran ilahî hakikatin şahididir.

Belki de bütün büyük sanatların, bütün derin tefekkürlerin ve bütün sahici dinî tecrübelerin ortak noktası budur: İnsan, dışarıdaki dünyayı anlatmaya çalışırken aslında kendisine; kendisini anlamaya çalışırken de Hakikate şahitlik etmektedir.

Bu yazı yorumlara kapalı.