"Enter"a basıp içeriğe geçin

Bir Ömürlük Hasret, Bir Ömürlük Emanet: Hocaefendi’siz İkinci Sene-i Devriye

Fuat Kocaer

Bazı insanlar hayatımızdan ayrılır ama içimize yerleştirdikleri hakikatler, gönlümüzde yaktıkları ışık ve bize bıraktıkları emanetlerle yaşamaya devam ederler. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de benim için böyle bir gönül insanıydı.

Hocaefendi’nin Hakk’a yürüyüşünün üzerinden iki yıl geçti. Gurbetin sessizliğinde, onun olmadığı bir dünyaya alışmaya çalıştık. Fakat insan bazı yokluklara alışamıyor. Zaman geçiyor, mevsimler değişiyor, hayat akıp gidiyor; ama gönülde açılan bazı boşluklar kapanmıyor. Hele bir de Allah ve Resûlullah sevgisini yüreğimizin derinliklerine nakşetmiş, hayatı anlamlandırmamıza vesile olmuş bir insanın yokluğuysa söz konusu olan, hasret yalnızca bir özleyiş olmaktan çıkıyor; insanın kendisiyle, inandıklarıyla ve kendisine bırakılan emanetle yüzleşmesine dönüşüyor.

Hocaefendi’siz geçen bu iki yılın ardından onu yalnızca güzel hatıralarla yâd etmek istemiyorum. Onu anmak, benim için bize kazandırdığı değerleri yeniden düşünmek, o değerlerin hayatımızda ne kadar karşılık bulduğunu sorgulamak ve bize bıraktığı mirası bizden sonraki nesillere nasıl taşıyacağımızı muhasebe etmek demek.

Hocaefendi’nin fikir dünyamızda açtığı en derin ufuklardan biri, imanı hayatın bütününe yayma anlayışıydı. Allah sevgisinin O’nun yarattıklarına merhametle yaklaşmaya, Resûlullah muhabbetinin O’nun ahlakını hayatımıza taşımaya dönüşmesi gerektiğini öğrendik.

Din, böylece yalnızca konuştuğumuz veya belli zamanlarda yaşadığımız bir değer olmaktan çıktı; insanlara nasıl davranacağımızı, acılar karşısında nasıl bir tavır alacağımızı ve hayatımızı hangi niyetle sürdüreceğimizi belirleyen bir anlayış hâline geldi.

Onun bize kazandırdığı en kıymetli düşüncelerden biri de kendimiz için yaşamakla yetinmeyip başkalarının hayatına dokunabilmekti. Başkasının derdini kendi derdimiz, sevincini kendi sevincimiz bilmeyi; karşılık beklemeden iyilik yapmayı, takdir görmesek de gayret etmekten vazgeçmemeyi ve kendi rahatımızdan fedakârlık ederek başkalarına umut olmayı onunla daha derinden kavradık. Yaşatmak için yaşamak, zihnimizde güzel bir söz olarak kalmadı; ömrümüze yön veren bir ideale dönüştü.

Birilerinin yaşadığı sıkıntıların bizim içimizi de yakması gerektiğini anlatan yaklaşımı, vicdanımıza yöneltilmiş güçlü bir çağrıydı. Dünyanın bir köşesinde bir çocuk açsa, bir anne evladının geleceği için gözyaşı döküyorsa, bir genç yolunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaysa ya da bir insan yalnızlığa terk edilmişse, bütün bunlar bize bütünüyle yabancı kalamazdı. Çünkü merhamet, yalnızca başkasının acısına üzülmek değil, o acıyı hafifletmek için elimizden geleni yapmaktı. Hocaefendi’nin gönlümüze yerleştirdiği yaşatma arzusu da burada anlam kazanıyordu: Kendi zamanımızdan, imkânlarımızdan ve rahatımızdan fedakârlık ederek bir başkasının hayatında iyiliğe vesile olabilmek.

Onun düşünce dünyasında ilim, irfan, ahlak, eğitim, diyalog ve insanlığa hizmet birbirinden kopuk kavramlar değildi. Bir çocuğun zihnini bilgiyle, kalbini merhametle, iradesini sorumlulukla beslemek; farklılıklarla bir arada yaşayabilmek; insan onuruna saygı duymak ve Allah rızasını gözeterek faydalı olmaya çalışmak aynı idealin parçalarıydı.

Bize yalnızca ne yapmamız gerektiğini değil, yaptığımız işi hangi niyetle ve hangi ahlakla yapmamız gerektiğini de düşündürdü.

Bugün onun bıraktığı mirasa baktığımda, asıl meselenin anlatılan fikirlerden çok, bu fikirlerin içimize ne kadar sindiği olduğunu görüyorum. İyiliği anlatmak kolay; kimse görmediğinde de iyi kalabilmek, haksızlığa uğradığında adaletten ayrılmamak, yorulduğunda merhameti kaybetmemek ve beklediği karşılığı bulamadığında iyilikten vazgeçmemek ise gerçek bir imtihan. Hocaefendi’nin yokluğunda geçen bu iki yıl, benim için aynı zamanda böyle bir muhasebe zamanı oldu. Başkaları için yaşama idealini ne kadar koruyabildik? Başkasının derdiyle dertlenirken kendi konforumuzdan ne kadar vazgeçebildik? Onun ardından duyduğumuz özlemi yalnızca hatıralarda mı yaşattık, yoksa daha güzel bir insan olma gayretine de dönüştürebildik mi?

Bu sorulara her zaman gönül rahatlığıyla cevap verebildiğimi söyleyemem. Samimi bir muhasebe, insanın kendisini olduğundan daha iyi göstermesiyle değil, eksiklerini fark etmesiyle başlıyor. Bazen bildiğimiz bir hakikati hayatımıza taşımakta zorlanıyor, bazen günlük telaşlar ve şahsi kırgınlıklar arasında niçin yola çıktığımızı unutabiliyoruz. Bu yüzden bize düşen, kendi eksiklerimizi görerek yeniden doğrulmak ve bize öğretilen değerleri her gün biraz daha içselleştirmeye çalışmak.

Gurbet, bu hasreti daha da derinleştiriyor. Memleketten, eski dostlardan ve ortak hatıralardan uzakta insan geçmişin sesini daha dikkatli dinliyor. Bir zamanlar dinlediğimiz bir sohbet, zihnimizde kalan bir cümle, paylaşılan bir heyecan yeniden canlanıyor. Onun sesini bir kez daha duymayı, bir mesele karşısındaki düşüncelerini dinlemeyi, sözlerinin ardındaki manayı yeniden hissetmeyi arzuluyoruz. Bazen hatırladığımız bir cümle içimize teselli verirken yokluğunu da daha fazla hissettiriyor.

Yine de zamanla şunu daha iyi anlıyorum: Bir insanı sevmek, onun yokluğuna üzülmekle sınırlı kalmamalı. Bize bir hakikat öğretmişse o hakikati yaşatmak, gönlümüze bir ideal yerleştirmişse onu davranışlarımızda görünür kılmak gerekiyor.

Hocaefendi’ye duyduğumuz vefa, yalnızca onu güzel sözlerle anmak değil; onun üzerinde durduğu değerleri kendi hayatımızda yaşatmakla anlam kazanacak.

Üstelik bu emanet yalnızca bize ait değil. Bizden sonra gelecek çocuklarımızın ve onların çocuklarının da bu değerleri tanımasını, anlamasını ve hayatlarına taşımasını istiyoruz. Ancak bir mirası nesilden nesile aktarmak, geçmişte yaşananları anlatmakla tamamlanmıyor. Çocuklarımıza Allah sevgisini anlatırken merhametli olmayı, Peygamber sevgisinden bahsederken güzel ahlakı, hizmet idealini aktarırken karşılık beklemeden iyilik yapmayı kendi hayatımızla gösterebilmeliyiz. Çünkü hazmedilmemiş bir hakikat, yalnızca bilgi olarak aktarılır; gerçekten yaşanmış bir hakikat ise hâlimizden, davranışlarımızdan ve insanlarla kurduğumuz ilişkilerden öğrenilir.

Biz bu emaneti hazmettiğimizi, onunla olgunlaştığımızı ve hayatımıza yerleştirdiğimizi söylemek istiyorsak, bunun delilini sözlerimizde değil, yaşantımızda aramalıyız. Elbette bu, bütün eksiklerimizi geride bıraktığımız anlamına gelmiyor. Bilakis, eksiklerimizin farkında olarak daha fazla gayret etmeyi, öğrendiklerimizi kendimizde yaşamayı ve çocuklarımıza yalnızca bir hatıra değil, yaşayan bir değerler bütünü bırakmayı gerektiriyor. Hocaefendi’nin mirasını geleceğe taşımak, onu geçmişe ait bir hatıra olarak muhafaza etmekten çok, özünü koruyarak hayatın içinde yaşatabilmektir.

Belki onu bir daha dünya gözüyle göremeyeceğiz. Belki sohbetini dinlemenin, bir cümlesini doğrudan kendisinden işitmenin hasreti uzun yıllar içimizde kalacak. Fakat onun bize öğrettiği hakikatlerin yeni nesillerin kalbinde filizlenmesi, bu hasretin içindeki en büyük tesellimiz olacaktır. Bir çocuğun elinden tuttuğumuzda, bir gencin geleceğine umut olduğumuzda, bir ihtiyaç sahibinin derdini hafiflettiğimizde ve bütün bunları gösterişten uzak, samimi bir niyetle yaptığımızda, bize emanet edilen değerlerin yaşamaya devam ettiğini hissedeceğiz.

Hocaefendi’yi özlüyorum. Onun sohbetlerinde hissettiğimiz manevî derinliği, Allah ve Resûlullah sevgisini merkeze alan bakışını, başkalarının acısını kendi içimizde hissetmemiz gerektiğini hatırlatan çağrısını özlüyorum.

Fakat bu özlemin bizi yalnızca geçmişe döndürmesini değil, geleceğe karşı sorumluluğumuzu da artırmasını diliyorum. Hasretimizin bizi hareketsiz bırakan bir hüzün değil, daha güzel yaşamak ve daha çok iyiliğe vesile olmak için içimizde taşıdığımız bir gayret olmasını istiyorum.

Cenab-ı Hak’tan niyazım, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye rahmetiyle muamele etmesi, onu rızasına mazhar olan kulları arasında kabul buyurmasıdır. Rabbim, onun bize öğrettiği güzellikleri samimiyetle anlayabilmeyi, eksiklerimizi fark edip telafi edebilmeyi, başkalarının acısına karşı duyarlı kalabilmeyi ve yaşatma idealini ömrümüz boyunca muhafaza edebilmeyi nasip etsin. Bizlere, çocuklarımıza ve bizden sonra gelecek nesillere bu emaneti yalnızca sözde değil, özümüzde ve hayatımızda taşıyabilme şuuru versin.

İki yıl geçti. Takvimler yapraklarını çevirdi, hayat akmaya devam etti. Fakat bazı hasretler zamanla silinmek yerine insanın içine daha derinden yerleşiyor. Hocaefendi’nin ardından duyduğum hasret de böyle. Onun yokluğuna üzülmekle yetinmeyecek, bize bıraktığı değerleri daha iyi anlamaya ve yaşamaya çalışacağım. Başkalarının derdini kendi derdim bilmekten, iyiliği çoğaltmaktan, Allah rızasını gözetmekten ve bu güzellikleri bizden sonrakilere aktarmaktan vazgeçmemeye gayret edeceğim.

Çünkü bazı insanlar gittikten sonra yalnızca hatıraları kalmaz; insanın omuzlarında bir emanet de bırakırlar. Hocaefendi’nin ardından içimizde büyüyen hasretle birlikte taşıdığımız emanet budur. Rabbim, o emanete layık olabilmeyi nasip etsin. Mekânı cennet, makamı âli olsun. Bizleri de ardında yalnızca güzel hatıralar değil, insanlara dokunmuş bir ömür, yaşatılmış gönüller ve gelecek nesillere devredilmiş temiz bir ideal bırakabilen kullarından eylesin.

Hasretimiz derin, emanetimiz ağır, duamız birdir: Allah bizi, bize öğretilen hakikatleri yaşayabilen ve onları bizden sonrakilere hakkıyla aktarabilen kullarından eylesin. Âmin.

Bu yazı yorumlara kapalı.