Fuat Kocaer
İnanç krizi, çoğu zaman yalnızca zihinsel bir tereddüt veya bazı sorulara cevap bulamama meselesi olarak görülür. Oysa daha derin bir bakışla incelendiğinde, bu krizin temelinde çoğu zaman hakikati arama iradesinin zayıflaması, insanın kendi varoluş sorularıyla yüzleşmekten kaçınması ve iç dünyasının sesine karşı duyarsızlaşması yatmaktadır. İnsan bazen hakikati bulamadığı için değil, hakikatin kendisini değiştirme çağrısından uzak durduğu için arayıştan vazgeçer.
Gürültü çağında yaşıyoruz. Bilgi, reklam, veri, ideoloji, yorum ve sürekli akan görüntüler hayatımızın her alanını kuşatmış durumda. İnsan, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok bilgiye ulaşabilmektedir; fakat bu bilgi bolluğu her zaman hikmete dönüşmemektedir. Çünkü bilgi çoğaldıkça anlam kendiliğinden artmaz. Aksine, insan bazen sahip olduğu bilgilerin ağırlığı altında asıl sorularını kaybedebilir. Nereden geldim? Niçin varım? Nereye gidiyorum? Hayatın anlamı nedir? gibi temel sorular, günlük telaşların ve yüzeysel meşguliyetlerin arasında sessizleşebilir.
Modern insanın en büyük problemlerinden biri, dış dünyayı sürekli dinlerken kendi iç dünyasının sesini duyamaz hâle gelmesidir. Ekranların, haberlerin ve bitmeyen tartışmaların oluşturduğu büyük gürültü, insanın kalbinde var olan anlam arayışını bastırabilir. Oysa hakikat çoğu zaman yüksek sesle bağırmaz; ince, derin ve sakin bir şekilde kendini hissettirir. Bir çiçeğin düzeninde, insan vicdanının derinliklerinde, varlığın hayret uyandıran yapısında ve insanın ölüm karşısındaki çaresizliğinde kendini gösterir. Fakat insan sürekli dışarıya yönelir ve içindeki soruları susturursa, bu işaretleri fark edemez.
İnanç krizinin önemli sebeplerinden biri de, hakikati arama sürecinin sabır gerektirdiğinin unutulmasıdır. Günümüz insanı birçok alanda hızlı sonuçlara alışmıştır. Bir bilgiye birkaç saniyede ulaşmak, bir görüntüyü birkaç saniyede tüketmek ve bir düşünceyi kısa cümlelerle değerlendirmek mümkündür. Ancak varlık, anlam ve hakikat meseleleri böyle hızlı tüketilebilecek konular değildir. İnanç, yalnızca zihinsel bir bilgi edinme faaliyeti değil; insanın bütün varlığıyla katıldığı derin bir yolculuktur. Bu yolculukta akıl sorgular, kalp hisseder, vicdan tartar ve insan kendi sınırlarını keşfeder.
Bunun yanında çağımızda inanç çoğu zaman yanlış bir zeminde tartışılmaktadır. Bazıları inancı sadece bilimsel bir hipotez gibi ele alıp laboratuvar ölçüleriyle değerlendirmeye çalışırken, bazıları da onu sadece kültürel bir miras veya kişisel bir tercih seviyesine indirgemektedir. Oysa inanç, insanın varlıkla kurduğu en derin ilişkilerden biridir. Bilim bize evrenin nasıl işlediğine dair önemli bilgiler sunar; fakat varlığın niçin var olduğu, insanın bu büyük düzen içindeki yerinin ne olduğu ve hayatın nihai anlamının ne olduğu soruları daha geniş bir tefekkür alanını gerektirir.
İnanç krizinin arkasında bazen yalnızca düşünsel sebepler değil, ahlâkî ve psikolojik sebepler de bulunabilir. İnsan, kabul ettiği hakikatin hayatına getireceği sorumluluklardan kaçmak isteyebilir. Çünkü gerçek anlamda inanmak, sadece bazı fikirleri benimsemek değil; insanın kendisini de sorgulamasını gerektirir. Bencilliği, tutkuları, alışkanlıkları ve dünya merkezli bakışı yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılabilir. Bu nedenle bazı insanlar hakikati bulamadıkları için değil, hakikatin kendilerinden istediği değişime hazır olmadıkları için arayıştan uzaklaşabilirler.
Kur’an’ın dikkat çektiği temel meselelerden biri de budur: İnsan bazen hakikatin yokluğundan değil, kalbinin üzerini örten perdelerden dolayı göremez. Gaflet, insanın dış dünyayı görüp kendi iç dünyasını unutmasıdır. Kalbin sürekli dünyevî meşguliyetlerle doldurulması, insanın yaratılıştan gelen anlam arayışını köreltebilir. Çünkü insan sadece maddeden ibaret değildir; onun içinde sonsuzluğu arayan, sınırlı olanla yetinmeyen bir yön vardır.
Bu noktada inanç krizine karşı en önemli çözüm, daha fazla gürültüye değil, daha derin bir sessizliğe ihtiyaç duymaktır. İnsan bazen cevapları çoğaltmadan önce sorularını derinleştirmelidir. Hakikati bulmak için sadece dış dünyaya değil, kendi varlığına da bakmalıdır. Çünkü insanın kendisi, üzerinde düşünülmesi gereken büyük bir kitaptır. Vicdan, akıl, fıtrat ve kâinat birlikte okunduğunda, insanın anlam arayışı yeni bir derinlik kazanır.
Sonuç olarak inanç krizi, sadece çağın fikir çatışmalarından doğan bir problem değildir; aynı zamanda insanın hakikatle kurduğu ilişkinin zayıflamasıdır. Gürültünün arttığı bir çağda asıl ihtiyaç, daha fazla bilgi değil; bilgiyi anlamlandıracak hikmettir. Hakikatin sesi kaybolmamıştır; fakat onu duyabilmek için insanın biraz susmaya, biraz düşünmeye ve samimi bir şekilde aramaya ihtiyacı vardır. Çünkü hakikat, kendisini zorla kabul ettirmez; onu arayan kalplere yavaş yavaş açılır.


Bu yazı yorumlara kapalı.