"Enter"a basıp içeriğe geçin

FETANET AÇISINDAN EFENDİMİZ VE SÖZ

M. Fethullah Gülen

Allah Resûlü’nün fetanetinin ayrı bir buudu da O’nun cevâmiü’l-kelim sahibi
oluşuyla ortaya çıkar.
Evet, O bir söz sultanıydı. Nasıl olmaz ki, Cenâb-ı Hak O’nu Kendi kelâmına
tercüman olsun diye göndermişti.
Bugüne kadar herkesin derecesine göre ve belli ölçüde söylemeye muktedir
olduğu bir hayli güzel söz olmuştur; ama, Güzeller Güzeli’nin (sallallâhu aleyhi
ve sellem) sözlerinde bir başka derinlik, bir başka lezzet, bir başka halâvet
vardır.
O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı o kadar tatlı, ifadeleri o kadar
büyüleyiciydi ki, O konuşurken başlar döner, bakışlar başkalaşır, kalbler
duracak hâle gelir, akıl ve muhakemeler teslîm-i silah eder, insanî duygular
dirilir ve ruhlar da âdeta kanatlanırdı. Allah O’nun diline öyle bir güç ihsan
etmişti ki, O’nu dinleme bahtiyarlığına erenler, ifadeleri en özlü, beyanları en
çarpıcı bir Söz Sultanı’nın huzurunda bulunma mehâbetiyle âdeta dilleri tutulur
ve büyülenirlerdi.. ne zaman O’nun dudaklarından hikmet pırlantaları
dökülmeye başlasa, akıl ve muhakeme erbabının nutku tutulur; ne zaman O iyiyi,
güzeli, doğruyu anlatmaya koyulsa, ağzının şeker-şerbeti dinleyenlerin ruhlarını
sarar; ne zaman o âteşîn sözleriyle fenalıkları hedeflese, küfür ve münkerâtı
kendi çirkinliklerinde boğar.. ve hele davası adına serdettiği hüccet, burhan ve
delillerle kükrediği zaman, bütün karanlık ruhların dillerine zincir vurur ve
karanlıkları bozguna uğratırdı…
O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün bu mazhariyetlerin şuurundaydı ve
tahdis-i nimet (şükür niyetiyle Hakk’ın nimetlerini ilân) sadedinde bunları
izharda da beis görmezdi: “Ben nebiy-yi ümmî olan Muhammed’im. Benden
sonra nebi yok! Ben sözün ilkiyle, sonuyla ve ‘cevâmiü’l-kelim’le serfiraz
kılındım.” diyerek Hakk’ın ihsanlarını sayar-döker.. ve “Ey insanlar, ben
‘cevâmiü’l-kelim’ ve her şeyi hall ü fasl edecek son sözü söylemekle
şereflendirildim.” nurefşân beyanlarıyla da geçmiş ve geleceğin Hatib-i
Zîşân’ı olduğunu ilân ederdi.
Gerçekten O Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), diriltici
soluklarıyla Hak bahçesinin güllerine ilâhîler besteleyen öyle bir bülbül idi ki,
O ne zaman şakısa, gönlünü dile getirir ve gönlünün dilinden en büyüleyici
nağmeler söylerdi. O’nun bağının taze fidanlarında filizlenmiş o tazelerden taze
sözler, başkalarının baharında açılmış tomurcuklara, başkalarının sabahında
güneşe uyanmış çiçeklere benzemezdi. O’nun söz sofrasında her şey bir gonca
gibi şebnemi burnunda yepyeni ve turfandaydı.. ve bu turfanda nimetleri bütün
derinlikleriyle tadıp tanımak, tanıyıp hazzına ermek de, sadece bu bezmin ilk
tali’lilerine müyesser olmuştu.
O Beyan Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), söz cevherinden öyle bir kılıç
yaptı ki, o kılıcın başlar üstünde bir kere dönüp helezonlar çizmesiyle bütün
yalancı ve muzahref beyanlar kaçıp yarasaların tünedikleri yerlerde saklandılar
ve bütün masallar, Kafdağı’nın arkasında ankâya sığındılar. O, ifade ve
beyandan öyle çeşmeler akıttı ki, bir anda cahiliye sahrasının dört bir yanı
Cennet bahçelerine döndü ve öyle çağlayanlar meydana getirdi ki, bütün imana
açık gönüller kendilerini sonsuzun okyanusuna akan o çağlayanlar içinde
buluverdiler.
O’nun sözleri öteler kaynaklıydı.. eğer vahiy fitiliyle parlayan O’nun sözleri
olmasaydı, cihanlar hep kaos olarak kalır giderdi. O, tabiatın yüzündeki
perdeyi söz kılıcıyla delik-deşik etti ve din kitabını da yine söz nakışlarıyla
süsledi. Söz O’nun atının terkisine vurulmuş bir metâ, sadağında altın tüylü bir
oktur. O, uğradığı her yerde sözden anlayanların eteklerini mücevherlerle
doldurdu ve yayını gerip atını karanlıklar üzerine sürdü. Allah, son bir kere
daha sözlerle bir yeryüzü devleti kurmak murad buyurunca, bu devletin
başbuğluğuna o Beyan Sultanı’nı (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdi; ifade,
sikke ve tuğrasını O’nun eline verdi.
Gelmiş-geçmiş ötelere açık bütün söz erleri, tecellî arşını terennüm eden
koronun birer ferdiydi.. O, bu bülbüller topluluğunun idarecisi oldu.. nebiler ve
veliler gelip gelip bir halka-i zikir teşkil ediyorlardı. O, bu kudsîler halkasının
serzâkirliği vazifesiyle geldi.. geldi ve o tok sesiyle Arş u ferşi velveleye
verdi. O’nun sözlerle donatıp insanlığa takdim ettiği semavî sofrasındaki her
yemiş, dost bağının en mahrem noktalarından alınıp, kimseye açılmadan
mahfazası içinde O’na sunulmuş eltâf-ı şâhâneden has meyvelerdi. O’ndan
evvel o meyveleri ne başkaları bakıp görmüş, ne de onlara el sürülmüştü…
Hele mahremlerden mahrem en has bahçelerin, en has güllerini, en latîf
nağmelerle terennüm eden bu Andelîb-i Zîşân’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem)
ilham üveyki şahlandığı vakit bütün diller susar, sineler kulak kesilir ve ruhlar
O’nun beyan zemzemesi karşısında kendilerinden geçerlerdi.
Evet, O’nun sözleri, her dalgalanışıyla sahilleri incilerle bezeyen birer
deniz, gönüllere ürpertiler salarak zirvelerden dökülen birer şelâle ve
derinliklerden kopup gelen fevvareler gibiydi.. ne o deryaları zenginlik ve
muhtevasıyla tavsif etmek, ne o çağlayanlara tercüman olmak, ne de o
fevvarelerin ulaştığı noktalara ulaşıp onları ihata etmek mümkün değildir.
Şimdiye kadar yüzlerce muhakkik ve edip O’nun söz cevheri etrafında dönüp
durdu.. binlerce ve binlerce mütefekkir o pırıl pırıl âb-ı hayat kaynağına
başvurdu ve nice devâsâ kametler, ömürlerini O’nun derinliklerini kavramada
tüketti ama, O hep ulaşılan noktaların ötesinde kaldı. Bir şairimizin Kur’ân
hakkında söylediği bir şiirde az bir tasarrufla şöyle desek yerinde olur
zannederim:
“Bikr-i fikri kâinâtın çâk çâk oldu fakat
Perde-i ismette kaldı beyan-ı Resûl henüz”

Evet, damla, deryayı bütünüyle ifade edemediği, zerre güneşe ait
hususiyetleri tamamen gösteremediği gibi, Muhammedî hakikatin birer parçası
sayılan ulemâ, evliyâ, asfiyâ da –başkalarına nisbeten kâmil bile olsalar– O’nu
tam temsil edemez ve O’nu aynıyla aksettiremezler.
Allah Resûlü, mektep-medrese görmemiş bir mürşid-i kâmildi. Maddîmânevî
yapısının sağlamlığı, duygularının duruluğu, düşüncelerinin rasâneti ve
maâliyâta açık vicdanının enginliğiyle, Hakk’ın mesajlarını olduğu gibi almaya,
alıp orijinini koruyarak insanlığa aktarmaya müsait ve müstait bir fıtratta
yaratılmış, özü ve ruh safveti korunmuş, beşerî talim ve terbiyenin, talim ve
terbiyedeki beşerî sistemlerin tesirine karşı kapalı kalmış; sonra da vahiyle
donatılarak insanlığa gönderilmiş olma mânâsında, mektep-medrese görmemiş
bir mürşid-i kâmil-i mükemmeldir.
O’nun tabiat ve seciyesi, zâhir ve bâtın duyguları, akıl ve muhakemesi,
peygamberlik vazifesiyle o denli münasebet içindeydi ki, Hak’tan gelen hiçbir
mesaj, hiçbir ilham esintisi en küçük bir değişikliğe uğramadan, kırılmadan, O
nurdan menşûrun mahiyet-i nuraniyesinde billûrlaşır, sonra da tenezzülât dalga
boyunda gelir hedefine ulaşırdı.
Bu en temiz kaynaktan fışkırıp akan ve gelip temizlerden temiz bir gönüle
boşalan; sonra da en latîf, en nazîf, en fasîh bir lisanla beşerî idrake göre
seslendirilen her türüyle ilâhî mesaj, O’nun peygamberliğinin emaresi,
risaletinin delili olduğu gibi, yürüdüğü o çetrefilli yollarda da zâd u zahîresi,
ışığı-burağı ve hasımlarına karşı hücceti ve burhanıydı: O, muhatablarına
Hakk’ın mesajlarını sunarken, aynı zamanda peygamberliğini de haykırır ve
elçiliğini ilân ederdi. Keza O, muhataplarının müşkillerini halledip
ihtiyaçlarını karşılamada vahyin o sırlı, sihirli cevher hazinelerini kullandığı
gibi, hasımlarını ilzam edip susturmada da yine aynı elmas kılıcı istimal ederdi.
Kur’ân O’nun için her şeydi; hava idi, su idi.. silah idi, zırh idi.. kale idi,
burç idi.. ve burçlarda dalgalanan bayrak idi… O, Kur’ân’la soluklanır.. onunla
bulutlar gibi göklere kadar yükselir.. onunla rahmet damlaları gibi yeniden
yerdeki varlıkların imdadına koşar.. onunla zulmetlerle savaşır, onunla
şerlerden ve şerîrlerden korunur.. onunla gürler ve onunla ışık olur her yana
yağardı.
Ancak, hikmetin lisan-ı fasîhi o Beyan Sultanı; hiçbir zaman bitip-tükenme
bilmeyen o kenz-i ilm-i ilâhînin yanında kendine teveccüh eden pek çok sual,
halledilmesi gerekli olan pek çok müşkil, ümmetiyle alâkalı dinî, içtimaî,
iktisadî, siyasî pek çok mesâil vardı ki, sonsuz ilmin mir’ât-ı mücellâsı ve
vâridât-ı sübhaniyenin mehbiti, menzili, merkezi, meşcereliği sayılan kalb-i
pâk-i Ahmedî ve lisan-ı nezîh-i Muhammedî ile cevaplayıp müşkilleri hall,
mübhemleri şerheder ve Kur’ân’la gelen pek çok mutlak emri takyîd,
mukayyedi ıtlâk, hususîyi ta’mîm, umumîyi de tahsîs buyurarak, Kur’ân
mesajının yanında kendi ifade ve beyanlarının rükniyetini ihtarda bulunurdu.
Zaten; cihanşümul peygamberliği ile bütün insanlığı muhatap alan ve bütün
insanlara muhatap olan bir mübelliğ, bir mürşid, bir muslih ve bir müceddidin
başka türlü olması da düşünülemezdi.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); peygamberlikle serfiraz
kılındığı dönemde, ilk muhatapların “çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revaçta
olan metâ, fesahat ve belâgat metaıydı.” Daha sonraki dönemlerde, zekâ, söz ve
beyan üstünlükleriyle dünyaya hükmeden ve cihanı hâkimiyetleri altına alan bu
edib ve zekî millet, ister “vahy-i metlüv” olan Kur’ân’da olsun, ister onun
dışındaki mesaj, irşad, hutbe, nutuk ve talimat gibi şeylerde olsun, ilâhî mesajın
o mübarek ve münevver mümessiline karşı hep hayranlık duymuş ve O’nu
takdir etmişler; O da her zaman kendini dinletmiş, kabul ettirmiş ve hiçbir
zaman onlardan tenkit almamıştır. Şayet O’nun söz, beyan ve düşüncelerine
karşı en küçük bir tenkit, en önemsiz bir itiraz vuku bulmuş olsaydı, bugüne
kadar gelen O’nun düşmanları, böyle bir şeyi değerlendirecek, allayıppullayacak,
köpürtüp-abartacak; herkese ve dünyanın her yanına onu ulaştırarak
bin bir velvele koparmak isteyeceklerdi. İsteyeceklerdi; zira böyle bir durum,
O’nu sarsmak, yıkmak, nazardan düşürmek ve çürütmek için en utandırıcı
iftiralara kadar her vesileyi meşru sayanların arayıp da bulamadığı bir şeydi.
Oysaki, O’nun ifade, beyan ve kelâm gücü hakkında, Firavun’un, Seyyidina Hz.
Musa için söylediği kadar dahi bir şey söylenmemişti, söylenememişti ve
söylenemezdi de…
O’nun أَدَّبَنِي رَبِّي فَأَحْسَنَ تَأْدِيبِي zirvesinden yükselen öyle gürül gürül
bir sesi ve soluğu var idi ki, dost da, düşman da o sese ve soluğa hayranlık
duyuyor ve o insanüstü beyan karşısında iki büklüm oluyorlardı.
Ashab-ı kiram arasında, Hz. Lebîd, Hansâ, Kâ’b, Hassan ve İbn Revâha gibi
yüzlerce söz üstadı, Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Muaviye, Amr b. Âs ve İbn
Abbas gibi yüzlerce hatip, yüzlerce hukukşinâs ve yüzlerce hikmet erbabı
hemen her meselede O’nu üstad, mürşid ve rehber kabul ettikleri gibi, daha
sonraki asırlarda hadisin devâsâ hâfız ve yorumcuları, tefsirin müdakkik dâhî
imamları, fıkhın emsalsiz, beşerüstü müçtehitleri, dinin çağları aşan eşsiz
mücedditleri, mâneviyat ikliminin binlerce evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîni;
kelâm, mantık, muhakeme ve fünun-u müsbete allâmeleri ve daha yüzlerce
değişik sahada binlerce fen ve ilim adamı, O’nun deryalar gibi beyan
cevherlerini, her zaman en feyyaz, en bereketli, en duru, en aldatmaz bir kaynak
bilmiş, O’na müracaatta bulunmuş, O’na sığınmış ve açlıklarını, susuzluklarını,
o semavî sofrada gidererek itminana, doygunluğa ulaşmışlardır.
Evet, O’nun sünneti dünden bugüne, müçtehitlerin en yanıltmaz me’hazi,
mârifet semasında pervaz edenlerin en güçlü kanadı, ilim adamlarının en duru
kaynağı, evliyâ ve asfiyânın da en nuranî vâridât menbaı olmuştur. Şeriatın
müteaddit ilimleri, tasavvufun muhtelif yolları, kevnî ve enfüsî ilimlerin özü ve
hulâsası hep O’nun o nuranî söz cevherinden fışkırıp çıkmıştır.
O, varlığın bidayetinden nihayetine; insanoğlunun yaratılışından, gidip
Cennet veya Cehennem’e ulaşmasına; vicdanların mârifet-i rabbaniyeye
uyanmasından, ötede Cemalullahı müşâhede etmelerine; iman ve itikattan,
ibadetin en ince teferruatına kadar pek çok mevzuda ve her mevzuun
gerektirdiği dil ve eda ile her şeyi o kadar mükemmel anlatmıştır ki, Kur’ân
istisna edilecek olursa, O’nun beyanına denk başka bir beyanın bulunduğunu
söylemek mümkün değildir.
Allah’ı; zât, sıfât ve isimleriyle, hem de mevzuun gerektirdiği incelik ve
hassasiyetle fevkalâde bir muvazene içinde; kıyamet ve haşr ü neşri, hesap ve
Cennet ü Cehennem’i, ümitle gürleyen bir ürperticilik ve hazza inkılâp eden bir
dehşet içinde; melâike, ruh, cin ve şeytanı, gaybın esrarengizliği ve buğulu bir
kristal arkasında; imanı, ameli, amelde ihlâsı; tohumun istidadı, toprağın kuvvei
inbatiyesi, yağmurun hayatiyeti ve baharın renklerle soluklanışı şeklinde öyle
bir resmeder ki, insan O’nun çizdiği o muhteşem tabloları seyrederken, temiz
fıtratların imanla nasıl neşv ü nemaya hazırlandığını, İslâm’la nasıl boy atıp
geliştiğini, ihlâsla nasıl bir tûbâ-i Cennet hâlini aldığını âdeta görür gibi olur.
O’nun beyanlarında namaz; oturup-kalkan, insana arkadaş ve yoldaş olan,
onun yalnızlığını gideren ve ışığıyla onun yollarını aydınlatan.. abdest; can gibi,
kan gibi insanın damarlarında dolaşan, ırmaklar gibi onun kapısının önünde
akan, akıp akıp her türlü isi-pası temizleyen.. ezan, kamet; selviler gibi boy atıp
salınan, ses şoku yapıp şeytanların ödünü koparan ve bir revh u reyhan olup
namaza gidenlerin ruhlarını saran.. zekât, sadaka; tıpkı birer köprü gibi
birbirinden kopmuş yığınları bir araya getiren, sağlam bir lehim gibi parçaları
bütünleştiren.. oruç; bir kalkan gibi sahibini koruyan, onun Cennet’e girmesine
yardım için, Cennet surlarında sırlı bir kapı hâline gelen ve elinde kâsesi bir
sâki gibi ona kevserler sunan.. hac; bir terzi gibi yırtıkları yamayan, bir gassal
gibi lekeleri yıkayan ve umumî bir meşveret meclisi gibi bütün inananları bir
araya getiren.. cihad; bir fedai gibi göğsünü gerip Cehennem’e giden yolları
kapayan, bir teşrifatçı gibi Cennet yollarını açıp, insanlara “Buyur!” eden ve
şefkatli bir baba gibi inat edenleri zincirlere vurup firdevslere doğru sürüyen..
zikir, dua; telsiz, telefon gibi Yaratan’la yaratığı birbiriyle buluşturan,
birbiriyle konuşturan.. emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker; birer trafik
memuru, birer kapıcı gibi, yol başlarını, kapı önlerini tutup, yoldan geçipgeçmeme,
kapıdan içeriye girip-girmeme işlerini idare eden.. sıla-i rahim; bir
anne gibi kucağını açıp bekleyen, insanlarla davalaşan ve mürafaa olan, onlarla
konuşan, vaadlerde bulunan, inhiraf edecekleri endişesiyle onları tehdit eden,
yakasından tutup hırpalayan birer canlı motif hâline gelir ve dinleyenleri âdeta
büyüler.
Evet, O’nun bütün bu hususları bir kanaviçe gibi tasviri, tasvirde kullandığı
malzemenin hususiyetleri, beyanındaki hareket, işaret, resim ve mûsikî gücü,
bütün edebî sanatları tekellüfsüz ve yerli yerinde kullanması, her biri başlı
başına birer mücellet isteyen mevzulardır.

M.Fethullah Gülen in `SONSUZ NUR` adlı eserinden alınmıstır.

Bu yazı yorumlara kapalı.