Fuat Kocaer
(Anlatamadık Kendimizi)
Bazı çığlıklar vardır;
kimseyi suçlamaz,
kimseyi hedef almaz.
Sadece içte birikir.
Benimkisi öyle bir çığlık.
Ne bağırabildim,
ne de sustuğumda huzur bulabildim.
Çünkü bu sükût, teslimiyet değil;
anlatamamanın ağırlığıydı.
Dost bildiklerim vardı.
Birlikte aynı kelimelere inanmıştık,
aynı idealleri fısıldamıştık.
Zaman değişti, yük ağırlaştı.
Kimseyi suçlamıyorum.
Belki ben kendimi yeterince anlatamadım.
Belki hâlim, kelimelerimin önüne geçti.
Belki de bu yol, herkesin taşıyabileceği bir yol değildi.
Kırıldım mı?
Evet.
Ama bu kırgınlık, kimseye karşı değil;
kendi acziyetimle yüzleşmeyeydi.
Dünyaya bakıyorum…
Mazlum çok, yara derin.
Bir çocuğun ağlayışı,
bir annenin sessiz bekleyişi,
bir halkın unutulmuşluğu…
El uzatmak istiyorum;
elim kısa kalıyor.
Ses olmak istiyorum;
sesim boğazımda düğümleniyor.
En ağır imtihan belki de bu:
İyiliği istemek ama yetememek.
Kimseyi zalim ilan etmiyorum.
Zulmü görüyorum,
ama insanları tek tek etiketlemiyorum.
Çünkü biliyorum:
İnsan, bazen bilmeden incitir;
bazen de anlaşılamadığı için sertleşir.
Bizim yolumuzda düşman yok.
Bizim yolumuzda hidayet beklenen gönüller var.
Ama ne hazindir ki,
en çok da bu niyeti anlatamadık.
Sustum.
Çünkü söz, çoğu zaman hakikati taşıyamıyor.
Çünkü bağırmak, meseleyi büyütmüyor;
sadece gürültüyü artırıyor.
Sustum;
ama bu susuş razı oluş değildi.
Bu sükût,
nefsin geri çekilişi,
vicdanın öne çıkışıydı.
Belki bir gün,
bu sessizlik yanlış anlaşılacak.
“Niye konuşmadın?” diye soracaklar.
O gün cevabım kısa olacak:
“Konuşmak istedim;
ama kelimeler yetmedi.”
Bu yazı bir isyan değil.
Bir hesaplaşma hiç değil.
Bu yazı,
kimseyi karşısına almadan,
yalnızca Allah’a doğru konuşan bir iç dökümü.
Anlatamadık kendimizi.
Ama vazgeçmedik de.
Sükûtumuzun içinde bir dua var:
Bizi anlayana değil,
bizi anlayabilecek hâle gelene rastlat.

