Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) elde ettiği malı bazen fakir ve muhtaçlara dağıtır, bazen Allah yolunda harcar, bazen de İslâm’a gönül ısındırmak için verirdi. Öyle ihsan da bulunurdu ki dönemin süper güçleri olan Kisra ve Kayser gibi hükümdarlar o kadarını vermekten aciz kalırlardı. Ama kendisi hep fakirler gibi yaşadı. Hatta açlıktan dolayı karnına taş bağladığı da olmuştur.
Bu iki durum arasında bir çelişki de bulunmamaktadır. Onun için müdekkik âlimler, “Hz. Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlarda bulunan bazı düşük vasıflarla nitelememek de onu tazimin cümlesindendir; binaenaleyh ‘o fakirdi’ denilemez,” mülahazasını serdetmişlerdir. Bu düşünceye ışık tutan Kadı ‘İyâz’ın meşhur eseri eş-Şifa’da vermiş olduğu şu tarihi bilgi dikkat çekicidir: “Endülüs fukahası, Hz. Peygamber’i (adeta aşağılayarak) ‘yetim’ diye ad landırdığı ve zühdünün isteyerek olmadığını, eğer güzel yemekleri bulabil seydi yiyeceğini ileri sürdüğünden dolayı Salih et-Tuleytulî’nin asılıp öldürülmesine fetva verdiler.” Evet, O bulamadığı için fakir yaşadı denilemez. Zira Hz. Hatice validemizle evlenmeden önce, belki babasından ciddi bir miras kalmamıştı ama emniyetinin yanı sıra ticaretten ciddi şekilde anladığı için büyük bir sermayenin başına getirilmiş ve yaptığı ticaretten o günün en büyük kârlarını elde etmişti. Daha sonra bu sermayenin sahibi olmuş ve Allah tarafından peygamberlik görevi verilinceye kadar, on beş sene boyunca onu sürekli geliştirmişti.
Peygamberlik gibi ağır bir vazife ve diğer birçok sebep ve hikmetlerden ötürü ticaretle meşguliyetini terk etmesine rağmen etrafındaki tüccarlara tecrübe ve bilgisini sürekli aktardı ve yol gösterdi.
Hicretten sonra, o günün sosyal hayatı ve devletlerarası ilişkilerin özelliğinden ötürü ganimet payları, hediyeler ve devlet başkanının meşru hakkı olan humus gibi gelirlerden ötürü Efendimiz’in evinde ciddi bir zenginlik seviyesi ortaya çıkmıştı; daha doğrusu çıkması gerekirdi.
Bütün bunlar gösteriyor ki, Efendimiz hiç de fakir bir insan değildi. Zenginlik içinde fakir hayatını iradî olarak tercih etmişti. Asıl büyüklük de buradadır. Ne mutlak anlamda fakirlik ne de mutlak anlamda zenginlik aşağılanabilir. Sabredilmediği zaman fakirlik kişiyi küfre götürebilecek kadar kötü bir durum, yerinde harcanmadığı ve hakkı verilmediği zaman zenginlik de Karunlaştıran bir belâdır.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’ım, beni miskin olarak yaşat.” sözünden maksat kalp sükûnetidir, yoksa kendisine yetecek kadar bir şey bula maması manasında miskinlik (meskenet) değildir.” şeklinde yorumlar yapıldığı gibi, iradî bir fakirlik tercihi de anlaşılmaktadır. Miskinliğin bir ayıp olduğunu ve kıyamette bu ayıbın insan yüzünde belli olacağını şu olaydan da anlamaktayız:
Bir gün ensardan biri geldi ve Efendimiz’den maddi yardım istedi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) adama,
– Yanında bir şey yok mu, diye sorunca o kişi:
– Sadece bir kısmıyla örtündüğüm, bir kısmını da altıma serdiğim bir yaygım var, bir de su iç tiğim tas var, dedi. Efendimiz yaygı ve tası getirtti. Sonra:
– Bunları kim satın alır, diye sordu. Biri iki dirhem verdi. Hz. Peygamber,
– Bundan daha fazla fiyat veren var mı, buyurdu. Biri çıktı ve iki ka tını vererek dört dirheme satın aldı. Hz. Peygamber parayı vererek:
– Bir dirhemle yiyecek-içecek satın al ve evine götür. Kalanıyla bir ip satın al ve dağdan odun toplayıp getirerek şehirde sat, para kazan, buyurdu. On beş gün sonra aynı kişi Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna geldiğinde elinde on dirhem birikmişti. Bununla bir miktar kumaş, bir miktar da buğday aldı. Efendimiz:
– Bu mu daha iyi, yoksa kıyamet günü, mahşerde miskinlik lekesi yüzünde iz yapmış olarak gitmek mi daha iyi, buyurdu.”
“Fakirlik iftiharımdır, onunla övünürüm.” şeklindeki yaygın söze gelin ce, İrâkî ve İbn Hacer gibi müdakkik âlimler bunun hadis olmadığını söylemişlerdir.
Bir konuya daha değinmeden geçmek istemiyoruz. Tarih ve hadis kitaplarında Efendimiz ve ailesinin hayatı en ince detaylarına kadar kaydedilmiş ve günümüze kadar aktarılmıştır. Bu durum hem O’nu tanımak hem de O’nun yolundan gitmek adına büyük öneme sahiptir. Elbette yetkin ulemanın, İslam kültürünün mümeyyiz özelliklerinden biri olan tefsir usulü, hadis usulü ve fıkıh usulü gibi ilimlerin prensiplerinden de yararlanarak yaptığı yorumlarla konular daha iyi anlaşılmaktadır. Zira ancak bu metotla câmi bir değerlendirme ortaya konabilir. Bir hadisten ya da aynı konuya işaret eden hadislerden yola çıkarak yapılacak yorumlar parçacı, dolayısıyla eksik olacaktır.
Efendimiz’in Bir Günü, Prof. Dr. Abdulhakim Yüce, Işık Yayınlar adlı kitaptan alınmıştır.
