Bugün, büyük felâketler ve tehlikelerle karşı karşıya olduğumuz kadar, büyük imkân ve ümitlere de sahip bulunmaktayız. On dokuz ve yirminci asır, hayır adına da şer adına da en zengin ve en verimli asırlardan biri olmuştur. Bu dönemde insanlık, elde ettiği fırsatları değerlendirebilseydi, dünyayı cennetlere çevirmek mümkün olacaktı…
Bazı kimseler, dünyayı ilme göre idare etmenin, insanın makineleşmesi ve bir karınca topluluğu hâline gelmesi gibi, felâketler getireceğine inanırlar. Bu kat’iyyen doğru değildir. İlimsiz bir geçmiş olmadığı gibi, ilimsiz bir gelecek de tasavvur edilemez. her şey netice itibariyle ilme bağlıdır. Ve o olmadan dünyanın insana vereceği hiçbir şey yoktur.
Vâkıa, pek çok şehirlerimizde, insanın makineleştiği, insancıl duyguların yok edildiği; düşünce ile beraber sıhhatin, sıhhatle beraber insânî faziletlerin silinip gittiği bir gerçektir. Ancak bunu ilme ve tekniğe yüklemek de bir Haksızlıktır. Belki bunda asıl kabahati, gerçek ilim adamının, sorumluluk yüklenmekten kaçınması keyfiyetinde aramalıyız. İçtimâî sorumluluk şuuruna varmış ilim adamları, kendilerinden bekleneni edâ etselerdi, belki de bu endişe verici hususların pek çoğu şimdi olmayacaktı..!
İlim, eşyâ ve hâdiselerin bize anlattığı, tekvînî emirlerin[1], önümüze açıp döktüğü şeylerin hissedilmesi, kavranması ve Yaradan’ın yüce maksatlarının sezilmesi demektir. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan; görecek, okuyacak; sezecek ve öğrenecektir. Öğrendikten sonra da, hâdiselere sözünü geçirme ve onları teshir etme yolunu araştıracaktır. İşte bu nokta, Yüce Yaratıcı’nın emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaradan’ına teslim ve mahkûm olduğu noktadır.
İlim; fizik, kimya, astronomi, tabâbet ve daha çeşitli dallarıyla insanlığın hizmetinde ve her gün ona yeni yeni armağanlar vermektedir.
Evet, ilim ve teknik insanın hizmetindedir ve ondan korkmak için, ciddî hiçbir sebep de mevcut değildir. Tehlike ilmilikte ve ilme göre bir dünya kurmada değil; tehlike cehalette, şuursuzlukta ve mesuliyet yüklenmeden kaçınmaktadır.
Bazen bilgili ve plânlı davranışların da kötü neticeleri olabilir. Buna diyeceğimiz yoktur. Ancak bilgisizliğin ve plânsızlığın, daima kötü neticeler doğurduğu da muhakkaktır.
Binâenaleyh, ilmin ve tekniğin getirdiği şeylere düşmanlık yerine, onu insanlığın saâdetini hedef alacak şekilde kurmak gerektir. İşte bugün insanoğlunun en büyük meselesi de budur. Yoksa ne feza asrının önüne geçmek, ne de atom ve hidrojen bombası düşüncesini beşerin kafasından silmek mümkün değildir.
Öyle ise, önümüzde bir tek yol kalıyor; O da, nâehlin[2] elinde öldürücü bir silah haline gelen ilim ve onun ‘ürünlerine’ sahip çıkıp; insanlığın dünya ve ukbâ mutluluğunu hedef alan bir dünya kurmaktır. Aksine makineye küfür savurmanın, fabrikaya lânet yağdırmanın kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Makine işleyecek, fabrika da tütüp duracaktır. Ve tabiî, kafa-kalp izdivâcına yükselmiş hakikat erleri, korku ve küskünlükten vazgeçip, eşya ve hâdiselerin içine girecekleri âna kadar, ilim de, ilmin semereleri de insanlık için zararlı olmaya devam edecektir.
Onun içindir ki, ilim ve onun getirdiğinden korkmamalıyız. Bu korku her çeşit faâliyeti felce uğratır. Asıl korkulacak şey, onun hangi ellerde olduğu keyfiyetidir. Sorumsuz bir ‘azınlığın’ elinde ilim, bir felakettir ve dünyayı cehenneme çevirmeye yeter ve artar. Einstein, atomu bir canavara kaptırdığını ancak, Hiroşima ve Nagazaki’nin savrulan külleri arasında anlayabilmiş ve ağlaya ağlaya Japonya’lı âlim dostundan özür dilemişti. Ne kadar geç kalınma…!
Ama, bu ne ilk felaketti ne de son. Canavarca düşüncenin elinde dâima denizler bataklık, akarsular zift kanalı ve atmosfer kirden bir tavan hâline gelmiştir ve gelecektir de…
İnsanlık, meleğin elindeki silahtan zarar görmemiştir. O, zararı, canavar ruhlardan, hakkı kuvvetle görenlerden, doyma bilmeyen hırslardan görmüştür. Bundan böyle de o, iman ve ilmi mezcedip kendi dünyasını kuracağı âna kadar aynı şekilde devam edecektir. İnsanımızın içinde yaşadığı dünyayı idrâk dileğiyle…
Yazar: Fethullah Gülen, Sızıntı, Ağustos 1980, Cilt 2, Sayı 19
[1] Tekvinî emirler: Yaradılışa, yaratmağa ait işler.
[2] Nâehil: Ehliyetsiz, beceriksiz.
