"Enter"a basıp içeriğe geçin

KHK ÜZERİNE ENTELLEKTÜEL BİR DÜŞÜNME- Gültekin Avcı

Bu yazı bir analiz değil.

Bir teşrih.

Elimde fikrin neşteri.

Masada KHK’nın bedeni.

Silinen isimlerin anatomisidir bu…

Sivil ölümün güncesi.

Ve yarım bırakılmış insanlar ülkesi…

Bir toplumun sinir uçlarına dokunulduğunda hangi seslerin çıktığını anlamaya çalışan bir cerrahi müdahale.

İsimler silindiğinde, geriye sadece sessiz mezarlar kalır.

Bazı felaketler gürültüyle değil, kayıt düşülmeden gerçekleşir.

Ve bazı insanlar ölmez resmi olarak hiç yaşamamış sayılır.

KHK meselesi, Türkiye’nin yakın tarihine düşmüş bir dipnot değildir; bir dip akıntıdır. Yüzeyde görünmez ama kıyıları sessizce parçalar.

Konuyu KHK etki aryasına göre tasnif ederek arz etmek isterim:

1. ADIN SİLİNMESİ: MODERN ZAMANIN GÖRÜNMEZ İDAMIDIR. Bir insanı öldürmenin en eski yolu bedeni yok etmektir. Ama modern çağ, daha rafine bir yöntem icat etti: adı yok etmek.

İtalya’da Orta Çağ’da uygulanan “bando” cezasını hatırlıyorum… Kişi şehirden atılır ve herkesle teması yasaklanırdı. Yaşardı ama toplumdan kopuk. KHK’lıların durumu, modern bir “bando” vakasıdır.

Bu tür dışlanmaları, Ortaçağ siyasal düşünceleri üzerine etkili çalışmalarıyla bilinen Alman tarihçi Ernst Kantorowicz “Kralın İki Bedeni” adlı başarılı eserinde dolaylı biçimde açıklamıştır: İnsan sadece fiziksel bir varlık değildir; toplumsal bir bedeni vardır. O beden kesildiğinde, insan yarım kalır.

Çin Hanedanlık kayıtlarında “chu ming” (adı sicilden silme) cezası vardı. İdamdan daha ağırdı. Çünkü ölüm, yalnızca bedeni götürür; isim silinirse hatıra da ölür. KHK ile ihraç edilenlerin yaşadığı şey tam da budur: Bir tür sosyal ontolojik silinme.

Bunu en keskin biçimde anlatan metinlerden biri, “Körleşme” romanının yazarı Elias Canetti’nin ‘Kitle ve İktidar’ıdır. Canetti, bu eserinde şunu yazar: “İktidarın en saf hali, başkalarının isimlerini silebilme kudretidir.” Ama Canetti’nin işaret ettiği şey henüz tamamlanmamış bir teoriydi. Bugün KHK pratiğinde bu teori, ete kemiğe bürünmüş bir rejim gibi işledi.

Benzer bir sezgiyi, Japonya’nın Kafka’sı sayılan Kobo Abe “Başkasının Yüzü” adlı romanında kurar: İnsan yüzünü kaybettiğinde, toplum onu tanıyamaz ama daha kötüsü, insan kendini tanıyamaz. KHK’lı, işte bu yüzsüzleşme trajedisinin bürokratik versiyonudur.

Şimdi neredeyse unutulmuş bir metni hatırlatmak isterim. 1977’de ölen Çek fenomenolog Jan Patocka ve “Tarih Felsefesi Üzerine Sapkınca Denemeler”… Şöyle der Patocka: “Tarih bazen öldürmez, görülmemiş gibi davranır.” Ve bunu uzun uzun derinlemesine izah eder. Sayfalarca tarihin sessiz katliamlarına tanıklık edersin.

KHK ile ihraç edilenler, tam da bu “görülmeme rejimi”nin içinde sıkıştı. Ne tamamen suçlu ilan edildiler, ne de tamamen aklandılar. Bir tür ontolojik askıda kalış. Benzer bir hayaletleşme, Polonyalı yazar ve ressam Bruno Schulz’un Timsah Sokağı adlı kitabındaki öykülerinde vardır: İnsanlar yavaş yavaş maddeden çekilir, yerlerine silik bir varlık kalır. KHK’lı, işte bu silikleşmenin idari versiyonudur. Silikleşen ama acıdan ve inkardan her dem kıvranan siluet.

2. HUKUKUN GÖLGESİ: KANUNUN KENDİNE YABANCILAŞMASI Hukuk, normalde sınır koyar. Ama bazen sınırın kendisi sınırsızlaşır. Bunu ilk fark edenlerden biri, İtalyan hukuk düşünürü Piero Calamandrei’dir. “Bir Avukatın Gözüyle Hakimlere Övgü” adlı eserinde şöyle der: “Adaletin en büyük düşmanı, açıkça yapılan zulüm değil; hukuk görünümü altında yapılan zulümdür.” KHK sürecinde yaşanan trajik sahne budur: Hukuk, biçimsel olarak var ama işlevsel olarak askıda.

Bu durumu daha erken bir çağda, İbn Haldun Mukaddime’de “zulm el-sulta” (iktidarın zulmü) başlığı altında analiz eder: Devlet, kendi koyduğu ölçüleri ihlal etmeye başladığında çöküş başlar ama bu çöküş önce görünmez olur. KHK, işte bu görünmez çöküşün idari formudur.

Peki adalet nedir? Sadece suçluyu cezalandırmak mı, yoksa masumu korumak mı? Eğer ikinciyi ihmal edersen, birincinin anlamı kalmaz. Nedensellik eleştirisiyle David Hume ve Kant’a ilham kaynağı olan Gazali’nin adalet anlayışında, zulüm sadece haksız ceza değildir; hakkı sahibine vermemektir. Bu durumda sorulması gereken soru şudur: KHK sürecinde herkes hakkını aldı mı? Eğer cevap “hayır” ise, mesele hukuki değil ahlakidir.

Hukuk dediğin şey bazen bir kılıçtır. Ama bazen kendi kınına saplanır. Fransız hukuk tarihçisi François Ost “Kanunu Anlatmak” adlı eserinde bunu şöyle dile getirir: “Kanun, hikayesini kaybettiğinde, sadece mekanik bir güç olur.” KHK sürecinde hukuk, anlatısını kaybetmiş bir metne dönüştü. Kanun var ama neyi anlattığı meçhul ve belirsiz.

Bu durumun erken bir izdüşümü, hapiste okuduğum İranlı düşünür Nasıreddin Tusi’nin Ahlak-ı Nasırî adlı eserinde görülür: Adalet, ölçüyü korumaktır; ölçü kaybolursa, kanun kendi zıddına dönüşür. KHK, işte bu tersine dönmenin bürokratik formudur Karanlık ve yıkıcı bir form.

Ölçü (Sophrosyne)… Yunanın 7 bilgesinin ortaklaştığı değer. Yani ölçü; hem insanın hem kanunun sahip olması gereken erdemdir.

3. ÇOCUK VE MEZAR: MEDENİYETİN SON SINAVI YUSUF TARIK GÜL… Bir isim değil bir eşik. 2 gün önceki tweet yazımda arz etmiştim. Bir çocuğun cenazesinde ayrımcılık yapılması, artık politik bir mesele değildir. Medeniyetin çöküş eşiğidir. İnsanlığa sunulan bir istifa dilekçesidir. Çocuğu ve ailesini bir kez daha öldürmektir.

Bu sahneyi anlamak için klasik tragedyalara değil, daha az bilinen bir metne bakalım: Konuya dair sert bir ifade, Endülüslü düşünür İbn Hazm’ın El Ahlak ve’s Siyer eserinde geçer: “Bir toplumun merhameti, çocuk ve ölü karşısında ölçülür.” Eğer bu iki eşik kırılmışsa orada artık sistem değil, ruh çöküşü vardır. Daha veciz ve sert bir ifade İslam düşünce tarihinin en lirik, en hüzünlü ve en derinlikli ediplerinden olan Ebu Hayyan el-Tevhidi, en meşhur eseri olan El-İmtâ‘ ve’l-Muânese’de şöyle geçer: Bir toplum, merhameti kaybettiğinde en önce çocuklara yabancılaşır. Çocuğa yabancılaşan toplum, kendi geleceğine mezar kazar. İşte budur işin hakikati.

4. İNTİHARLAR: BİREYSEL KARAR MI, TOPLUMSAL İTİRAF MI? İntihar, çoğu zaman yanlış anlaşılır. İntihar o insanın son cümlesidir. İntihar, müntehirin konuşma biçimidir. İntihar bir lisandır. Derdi ve meramı anlatmak için bazen bütün lisanlar aciz kalır. Konuşulamayan şey, beden üzerinden yazılır. Nazi Auschwitz toplama kamından mucize şekilde hayatta kalanlardan biri olan Avusturyalı düşünür Jean Amery “İntihar Üzerine” adlı eserinde “İntihar eden kişi, dünyayla tartışmasını bedenine yazar” diyor. Ne veciz ne dramatik bir hakikat… KHK sonrası yaşanan intiharlar da, bireysel değil kollektif bir cümlenin parçalarıdır.

Rus düşünür Vasily Rozanov; çöp kutusuna atılmış kağıt parçaları, fatura arkaları veya anlık düşüncelerinden oluşan “Yapraklar” adlı eserinde şöyle yazar: “İnsan kendini öldürdüğünde, aslında dünyayı yargılar.” Bu cümle, KHK sonrası yaşanan intiharlar ve trajedileri anlamak için dikkate şayandır.

Bir insan, işini kaybeder, itibarını kaybeder toplumsal bağlarını kaybederse geriye ne kalır? Geriye çaresiz ve toplumca sıkıştırılmış, dışlanmış ve yabancılaştırılmış bedenini duyarsız kalabalıkların üstün fırlatıp gitmekten başka ne kalır?

Hölderlin gibi. Kalanos gibi. Empedokles gibi… Cesare Pavese gibi. Kalabalıklardan kaçıp ormanda Santiniketan’da inzivaya çekilen Hindin büyük şairi Rabindranath Tagore “Sadhana”da şöyle der: “İnsan sadece ekmekle değil, tanınmakla yaşar.” Tanınma yoksa varlık askıya alınır. İşke KHK’lılar da tanınmayan, yok sayılan ve ademe ve intihara mahkum edilen bahtsızlardır. Varlıklarını, haklarını ve insanlıklarını inkar eden bir toplum ve devletle karşı karşıyalar.

5. TOPLUMSAL SESSİZLİK: EN BÜYÜK SUÇ ORTAKLIĞIDIR Zulüm tek başına büyümez. Onu büyüten şey, alışkanlıktır. Zulmü mümkün kılan şey, duyunun körelmesidir. Burada Avusturyalı düşünür Günther Anders‘i hatırlamalıyım. “İnsanın Eskimişliği” adlı eserinde bu felaketi anlatır: Ezcümle “İnsan, gördüğü şeyle hissettiği şey arasındaki bağı kaybetti” demiştir. KHK meselesinde toplumun geldiği yer tam da budur: Görüyor ama hissetmiyor. Bu kopuş, sadece etik değil; duyusal bir felakettir.

Bunu en çarpıcı ifade edenlerden birisi parçacı sokak düşünürü Romen Emil Cioran’dır. “Tarih ve Ütopya”daki mühim bir cümlesi şudur: “İnsan, felaketlere değil; felaketlerin tekrarına alışır.” KHK meselesinde toplumun geldiği nokta budur: İlk başta şok vardı. Sonra tartışma. Sonra yorulma. Sonra… Kabullenme. Ama kabullenme, her zaman rıza değildir. Bazen sadece yorgunluktur.

6. MORT CİVİLE (Sivil Ölüm) KHK benzeri bu tür süreçler tarihte hep oldu ama hiçbir zaman aynı isimle değil. -Osmanlı’da “sürgün” politikaları -Sovyetler’de “lishenets” (haklardan mahrum bırakılanlar) -Çin’de “danwei dışı bırakılanlar” Ama en az bilinen örneklerden biri, Fransa’da 19. yüzyılda uygulanan “MORT CİVİLE” (sivil ölüm) kavramıdır.

Kişi yaşar ama hukuken ölüdür. KHK’lılar, modern zamanın sivil ölüleri olarak okunabilir. İranlı Şii entellektüel Ali Şeriati‘nin gençliğimde okuduğum ve herkesçe bilinen o “Dine karşı Din” risalesindeki bir cümlesi her dem hatırımdadır: “Bir toplumda zulüm varsa, tarafsız kalanlar zalimin safındadır.” Bu cümle, belki de tüm meselenin özüdür.

KHK meselesi, Türkiye’nin sadece geçmişi değil; istikbali hakkında da bir test ve tahlildir. Bir ülkede insanlar işlerini kaybettikleri için değil, isimlerini kaybettikleri için yok oluyorsa…

Bir çocuk, öldükten sonra bile eşit muamele görmüyorsa…

Ve toplum bunu görüp susuyorsa…

Artık mesele KHK değildir.

Artık mesele, insanın insana ne kadar yabancılaştığıdır.

Ve bu yabancılaşma giderilmeden, hiçbir kanun, hiçbir reform, hiçbir zaman gerçek bir iyileşme getirmeyecektir.

Bu mesele nasıl kapanır? Bazı yaralar zamanla iyileşmez. Çünkü zaman, adaletin yerine geçemez. Adalet, aktif bir eylemdir. Zaman ise pasif bir akış. Bu yüzden çözüm, unutmak değil; hatırlamayı kurumsallaştırmaktır. Hakikat komisyonları… Bağımsız incelemeler… İade-i itibar mekanizmaları…

Bunlar sadece hukuki araçlar değil, toplumun kendine yeniden bakma biçimleridir. Yazımın solgun perdesini şu cümlelerle kapatmak isterim: Bir ülkede insanlar mahkeme salonlarında değil, sessiz dosyalarda yargılanıyorsa, Bir çocuk, öldükten sonra bile eşit bir mezar hakkı bulamıyorsa, Ve toplum bunu görüp sadece omuz silkebiliyorsa… Artık sorun ne hukuk, ne siyaset, ne de tarih… Sorun şudur: İnsan, insanı artık tanımamaktadır. Ve insanın insanı tanımadığı yerde hiçbir devlet, hiçbir yasa, hiçbir gelecek kurtarıcı olamaz.

Gültekin Avcı nın “https://x.com/jeanjulienorion/status/2046993427368198309?s=48” X Hesabından alınmıştır.

Bu yazı yorumlara kapalı.